Bir varmış, bir yokmuş. Bodrum’un henüz kalabalığın altında ezilmediği, betonun doğallığın ruhunu yutmadığı zamanlar varmış. Sokaklarında yürüyen insanlar birbirine yabancı bakmazmış. Çarşı’dan aşağı inenler neredeyse herkesle göz göze gelir, sadece bakmakla kalmaz, gülümsermiş. Kapılar kilitlenmezmiş çünkü güven kilit gerektirmezmiş. “Sen, ben, bizim oğlan” sadece bir söz değil, bir hayat biçimiymiş. İnsanlar hayatlarını komşularına emanet edermiş; korkmadan, hesap yapmadan, arkasına bakmadan. O zamanlarda Bodrum’un sadece denizi değil, insanı da berrakmış. Siyaset ise bugünkü gibi değilmiş; bir koltuk yarışı değil, bir memleket meselesiymiş.
O yıllarda Bodrum’da siyaset yapan insanlar önce kendilerini değil, yaşadıkları yeri düşünürmüş. “Ben ne olacağım?” sorusu çoğu zaman hiç sorulmaz, onun yerine “Bodrum ne olacak?” diye konuşulurmüş. Bir araya gelirler, uzun uzun tartışırlarmış ama bu tartışmaların içinde kırmak, ayrışmak, üstün gelmek gibi dertler olmazmış. Çünkü mesele kişisel değilmiş, ortakmış. O dönemin aydın gençleri isimleriyle değil, taşıdıkları ruhla anılırmış. Entelektüel birikimleriyle konuşan, paraya tahammül etmeyen, menfaate mesafe koyan ve vicdanla hareket eden bir anlayış hâkimmiş. Hiç kimse çıkıp “Ben lider olacağım” demezmiş çünkü bilinirmiş ki liderlik talep edilmez, toplum tarafından verilirmiş.
İşte o günlerde bir isim kendiliğinden öne çıkmış: Osman Öneş. Ancak o kendini öne çıkarmamış, onu dönemin insanları öne taşımış. Bodrum’un gençleri bir araya gelmiş ve onun etrafında birleşmek istediklerini söylemişler. Bu durum o günlerde doğal karşılanmış çünkü siyaset “ben” ile değil “biz” ile başlarmış. Osman Öneş sakin, dingin ve mütevazı bir insanmış. Kendinden emin ama gösterişten uzak, mesafeli ama ulaşılabilir, saygılı ama aynı zamanda sevgi dolu bir karaktere sahipmiş. Onu tanıyanlar gerçek bir Bodrumlu olduğunu söylerlermiş.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde ilçe başkanlığı yapmış, belediye başkan yardımcılığı görevinde bulunmuş ve siyasetin pek çok alanında aktif rol almış. Buna rağmen bir türlü en tepedeki koltuğa oturmamış. Oysa bu görevi üstlenmek için gerekli bilgiye, deneyime, dürüstlüğe ve en önemlisi Bodrum’un ruhunu anlama yeteneğine sahipmiş. Ancak onda eksik olan bir şey varmış. Bu eksik, onu diğerlerinden ayıran en belirgin özellikmiş.
Eksik olan şey hırsmış. Siyasette çoğu zaman insanı öne çıkaran, kimi zaman sınırları zorlayan, hatta değerleri geri plana iten o keskin hırs onda yokmuş. Bu yüzden beklemiş, sabretmiş ve hiçbir zaman kendini dayatmamış.
Ama zamanla Bodrum değişmiş. Şehir büyümüş, ilişkiler dönüşmüş, insanlar birbirine mesafe koymaya başlamış. Komşuluk zayıflamış, samimiyet yerini temkinli ilişkilere bırakmış. Siyaset de bu değişimden payını almış. Paydaşlık anlayışı geri plana itilmiş, yerine ben merkezli bir yaklaşım gelmiş. Birlik duygusu zayıflamış, rekabet ön plana çıkmış. Vicdanın yerini ise giderek daha fazla hırs almaya başlamış.
Bu değişimle birlikte Osman Öneş’in durduğu yer farklı bir anlam kazanmış. O geri kalmış gibi görünse de aslında değişmeyen değerleri temsil ediyormuş. Zaman içinde birçok isim o koltuklara gelmiş, farklı geçmişlerden insanlar yönetimde yer almış ama Osman Öneş o koltuğa hiç oturmamış. Bu durum onu tanıyanların zihninde her zaman bir soru olarak kalmış. Çünkü onun o görevi hak ettiğini düşünen çok insan varmış. Ancak o, koltuk için kendini değiştirmemiş, olduğu gibi kalmayı tercih etmiş.
Onu yakından tanıyanlar, birlikte çalışanlar ve sohbet edenler onun sadece bir siyasetçi olmadığını bilirmiş. Konuşması, duruşu, tavrı ve bilgi birikimiyle tam anlamıyla bir beyefendiymiş. Bu özellikleri onu farklı kılarmış ama bu farklılık hiçbir zaman mesafe yaratmaz, aksine güven duygusu oluştururmuş.
Osman Öneş sadece kendi hayatını şekillendiren bir isim olmamış, aynı zamanda bir geleneğin başlangıcını temsil etmiş. Onun açtığı yoldan yürüyen, onun duruşundan ilham alan insanlar olmuş. Ailesi ve yakın çevresi bu duruşun bir parçası hâline gelmiş. Siyaseti hırsla değil, vicdanla yapma anlayışı çevresine de yansımış. Bu nedenle onun etkisi sadece kendi dönemiyle sınırlı kalmamış.
Zamanla onun gibi düşünen ve aynı değerleri taşıyan insanlar azalmış. Aynı dili konuşan, aynı hassasiyetleri paylaşan bir kuşak yavaş yavaş sahneden çekilmiş. Onunla birlikte anılan isimlerden biri olan Musa Gökbel de bu kuşağın önemli temsilcilerinden biriymiş. Güçlü hitabeti ve siyasi duruşuyla tanınan Gökbel de geride iz bırakan isimler arasında yer almış. Bu kuşağın kaybı sadece bireysel değil, aynı zamanda bir anlayışın da eksilmesi anlamına gelmiş.
Zaman ilerledikçe hayat daha hızlı, daha karmaşık bir hâl almış. İnsanlar kalabalıkların içinde daha yalnız hisseder olmuş. Teknoloji gelişmiş, iletişim artmış ama samimiyet azalmış. Bu değişim içinde geçmişin sade ve doğal insan ilişkileri daha fazla özlenir olmuş.
Osman Öneş’in vefatı bu nedenle sadece bir insanın kaybı olarak görülmemiş. Onunla birlikte bir dönemin, bir anlayışın ve bir duruşun da eksildiği düşünülmüş. Ancak onu tanıyanlar için o tamamen yok olmamış. Çünkü bazı insanlar sadece yaşadıkları dönemle sınırlı kalmaz, bir şehrin hafızasına ve karakterine yerleşir.
Bodrum’un eski sokaklarında, insanların birbirine selam verdiği anlarda, hâlâ o ruhun izlerini görmek mümkünmüş. Onu hatırlayanların zihninde ve kalbinde yaşamaya devam edermiş. Çünkü bazı insanlar gerçekten kaybolmaz, bulundukları yerin kimliğine dönüşürmüş.
Ve Bir Şiir…
Vefasız derler siyaset camiasına,
Oysa en çok vefa yakışır insana…
Bir söz kalır bazen, bir iz, bir bakış,
Koltuklar geçicidir… kalıcı olan duruştur…
Bir adam geçti bu şehirden sessiz,
Ne kendini dayattı ne de sesini yükseltti…
Ama bir vicdan bıraktı arkasında,
Bir de insan olmanın en sade hâlini…
Yokuş başında toplanan gençler vardı bir zaman,
Bir ismi değil, bir duruşu seçtiler aslında…
Ve o gün başlayan hikâye,
Bugün hâlâ kalbimizde yarım bir cümle gibi…
Bir gün gelecek…
Bugünün gürültüsü dinecek…
Ve o sessiz adam hatırlanacak…
Çünkü tarih…
En çok bağıranı değil…
En çok iz bırakanı yazar…