sdvf

Serdar Karlıova


Yaşlılar yük değil, geleceğin hafızasıdır.

Yaşlılara Saygı Haftası…


Yaşlılar yük değil, geleceğin hafızasıdır.

Geçen gün bir gençle sohbet ediyorum…
Telefonu elinde, gözleri ekranda, aklı başka bir dünyada.

Yanından bir yaşlı geçti.
Ne selam var…
Ne bakış…
Ne fark ediş.

Dedim ki: “Gördün mü amcayı?”

Dedi ki: “Yok abi…”

Aslında mesele tam da bu.
Biz artık yaşlıları görmüyoruz.

 

Eskiden bir evin en kıymetli yeri neresiydi bilir misin?

Başköşe.

Ve o başköşe tecrübeye ayrılırdı.

Yani yaşa değil yaşanmışlığa.

Bir dedenin susması bile öğretti.
Bir ninenin bakışı bile anlattı.

Çünkü onlar sadece insan değildi…
yaşanmış hayatın özetiydi.

 

Şimdi?

Evler büyüdü odalar çoğaldı ama kalpler daraldı.

Eskiden 3 kuşak bir sofradaydı.
Şimdi herkes ayrı odada, aynı evde yabancı.

 

Yaşlılara Saygı Haftası…

Bir hafta. Sadece bir hafta.

Peki ya diğer 51 hafta?

Orada ne yapıyoruz?

 

Bir istatistik söyleyeyim: Dünyada yaşlı nüfus hızla artıyor.
Türkiye’de de durum farklı değil.

Ama ilginç olan şu: Yaşlı sayısı artıyor ama saygı aynı hızla artmıyor.

Huzurevleri…

Eskiden bir utanç gibi görülürdü.
“Anne babasını huzurevine verdi” denirdi.

 

Ya şimdi?

“Daha iyi bakılır” diyoruz.

Belki doğru. Ama eksik.

Çünkü mesele bakım değil, aidiyet.

Bir insanın en büyük ihtiyacı nedir biliyor musun?

Hatırlanmak.

Huzurevlerinde en çok duyulan cümlelerden biri: “Bugün kimse gelmedi.”

Bu cümle inan ki bir yalnızlık raporudur.

 

Peki biz ne yapıyoruz?

Modernleşiyoruz.

Bireyselleşiyoruz.

Özgürleşiyoruz.

Ama bir şeyi unuttarak: Bağ kurmayı.

 

Batılılaşmak aslında kötü bir şey değil.

Bilim almak…teknoloji almak… sistem almak…

Ama biz ne yaptık? Kültürü bıraktık yalnızlığı aldık.

Şimdi sana çok kritik bir soru: Biz gelişiyor muyuz yoksa kopuyor muyuz?

 

Eskiden yaşlı birine “yük” denmezdi.
“bereket” denirdi.

Şimdi bazı cümleler var: “Çok yoruyor…” “Anlamıyor…” “Zor…”

Ama kimse şunu sormuyor: Sen onu ne kadar anlıyorsun?

Yaşlılık bir hastalık değil; Bir sonuç.

Hepimizin güzel yaşarsak gideceği bir yer. Yani bugün görmezden geldiğin şey…
yarın sen olacaksın.

Bir gün sen de anlatmak isteyeceksin; Ama dinleyen olacak mı?

Şimdi biraz kendimize bakalım.

Biz gerçekten yoğun muyuz?

Yoksa önceliklerimiz mi değişti?

Telefonla geçirdiğimiz süre günde kaç saat?

Peki bir büyüğümüzle konuşma süremiz, kaç dakika?

İşte fark burada.

Bir toplumun kalitesi yaşlısına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Çünkü yaşlı geçmiştir.

Geçmişini kaybeden toplum yönünü kaybeder.

Bak bu söz çok net: Yaşlılar yük değil, geleceğin hafızasıdır.

Ama biz ne yapıyoruz? 

Hafızayı silip yeniden başlamaya çalışıyoruz.

Bu mümkün mü?

Tabiki değil.

Çünkü kökü olmayan ağacın gölgesi olmaz.

 

Peki çözüm ne?

Büyük projeler değil.

Küçük dokunuşlar.

Bir telefon aç. “Nasıl­sın?” de.

Birlikte yemek ye. Aynı sofrada otur.

Anlatmasına izin ver. Aynı hikâyeyi tekrar anlatsa bile…

Dinle.

Çünkü o hikâye onun hâlâ hayatta olduğunun kanıtı.

Ve en önemlisi: Sabret.

Çünkü zaman onları yavaşlatmadı.

Sadece bizi hızlandırdı.

 

Haa sahi: Biz gerçekten modern mi olduk?

Yoksa sadece yalnız mı?

Belki de sorun batılılaşmak değil…

Batılılaşmayı yanlış anlamak.

Bilimi alıp kalbi bırakmak işte problem bu.

Bence: Yaşlıya saygı insanın kendi geleceğine yaptığı yatırımdır.

Bir gün herkes yaşlanır. Ama herkes hatırlanmaz.

 

Belki dünyayı değiştiremeyiz…

Ama en azından kapıyı çalan bir büyüğe“gel” diyebiliriz.

Çünkü bazı insanlar evin en sessiz köşesinde değil, en derin yerinde yaşar.

Dünya bazen büyük kopuşlarla değil küçük ihmalle yalnızlaşır.

Belki de çözüm bir sandalyeyi yeniden başköşeye koymaktır.

 

Yazıyı bitiriyordum ama aklıma gelen şu satırları yazmazsam rahat edemeyecektim…Onun için iyi oku akideş… Sorun sadece yaşlılar değil.

Sorun şu: Biz kendimizde de değiliz.

 

Dijital bir dünyanın içindeyiz.

Ekranlar, bildirimler, yapay kalabalıklar…

Bir fotoğraf paylaşıyoruz. Yüzlerce beğeni geliyor.

Ama gerçek hayatta, kapımızı çalan yok.

 

Ve en acısı ne biliyor musun?

Yaşlılar bu dünyayı anlamıyor diye onlarla dalga geçiliyor.

“Anlamıyor…” “Geri kaldı…” “Teknolojiden haberi yok…”

Belki doğru.

Ama kimse şunu sormuyor:

Onlar mı geri kaldı yoksa biz mi fazla hızlandık?

 

Sanal aile… Gerçekten var mı böyle bir şey?

Ekranda yüzlerce insan ama yanında kimse yok.

Bir “like” geliyor ama bir el omzuna dokunmuyor.

Bir yorum yazılıyor ama göz göze gelinmiyor.

 

Şimdi dürüst ol: Yapay beğeni… gerçek sevginin yerini tutar mı?

Tutmaz.

Çünkü sevgi dokunur.

Beğeni geçer.

 

Bayram geçti.

Herkes tatildeydi.

Oteller doluydu, plajlar kalabalıktı, hikâyeler paylaşıldı.

Peki huzurevleri?

 

Sessizdi.

Kaç yaşlı o gün kapıya baktı?

Kaç anne “belki gelirler” dedi?

Kaç dede torununun sesini duymayı bekledi?

Ve kaçının gözleri doldu ama kimse görmedi?

Bir düşün! Sen tatildeyken birileri seni bekliyordu.

İşte bu yüzden mesele sadece saygı değil.

Mesele bağ.

Huzurevleri dolu.

Ama aslında odalar değil eksiklik dolu.

Bir insanın en büyük ihtiyacı bakım değil.

Hatırlanmak.

Biz ne yaptık?

Modernleştik. Bireyselleştik. Dijitalleştik. Ama yalnızlaştık.

 

Eskiden yaşlı birine “yük” denmezdi.
“bereket” denirdi.

Biz artık anlamak istemiyoruz.

Çünkü anlamak…

Zaman ister. Sabır ister. Yavaşlamak ister.

Ama biz hızlıyız. Çok hızlı. O kadar hızlıyız ki kendi geçmişimizi bile geride bıraktık.

 

İnan ki: Yaşlılar yük değil geleceğin aynasıdır.

Ve o aynaya bakmaktan kaçıyoruz.

Bir gün sen de anlatmak isteyeceksin, ama dinleyen olacak mı?

Bir gün sen de bekleyeceksin, ama gelen olacak mı?

İşte mesele bu.

Peki ne yapacağız?

Büyük sözler değil. Küçük ama gerçek şeyler.

Bir gün ayır. Git. Yanında ol.

Telefonu bırak. Gözlerinin içine bak.

Elini tut. Çünkü bazı duygular ekrandan geçmez.

Ve en önemlisi: Hatırla.

Çünkü unutulan her insan biraz daha yalnız ölür.

 

Unutma: Sanal kalabalıklar gerçek yalnızlıkları gizler.

Belki dünyayı değiştiremeyiz.

Ama kurban bayramında bir kapıyı çalabiliriz.

Çünkü bazı insanlar sadece yaşlanmaz.

Bekler.

Dünya büyük kopuşlarla değil küçük unutmalarla yalnızlaşır.

Belki de çözüm bir “görmekle” başlar.