sdvf
sdvf

MİYASE KARLIOVA


Bayram: Kaybolan Kokular, Ekranlar ve Hatırlanan Kalpler

Bayram: Kaybolan Kokular, Ekranlar ve Hatırlanan Kalpler


Bayram sabahlarının kendine özgü bir kokusu vardır. Çocukluğumuzda bu kokuya “şeker kokusu” derdik. 
Şimdi büyüdük, adını değiştirdik: “nostalji.” Ama aslında değişen tek şey yaşımız değil, bayramın ruhu da biraz dijitalleşti. O eski heyecan, o koşuşturma, o mutluluk… bazı şeyler yerini sessizliğe, WhatsApp zil seslerine ve ekranlara bıraktı.

Eskiden bayram sabahı erken kalkılırdı. Çünkü kapıyı ilk çalan çocuk olmak büyük bir prestijdi. Sokağın köşesinde hep bir hesap vardı: hangi kapıyı çalmalı, hangi evin önüne önce gülücük bırakmalı. Şimdi ise bayram mesajları sabahın altısında telefona düşüyor. Kapıyı çalan yok ama WhatsApp grubumuz, Instagram hikâyelerimiz hiç susmuyor. Modern insan bayramı da biraz dijitalleştirdi. Bayramlaşmak artık sarılmak değil, ekran kaydırmak gibi.

Ben hâlâ hatırlıyorum; evin önünden koşar gibi geçerdik. Komşular, tanımadığımız akrabalar bile kapıdan “Merhaba!” derdi. Küçük bir tokat gibi çarpardı ruhuma: hayat aslında koşmak değil, birbirine dokunmak demekti. Modern çocuklar için bayramın heyecanı artık ekranın parlak ışığıyla sınırlı. O küçük heyecanı yaşamak, bir emojiye bakmakla mümkün değil.

Bir zamanlar bayramlar büyük sofralar demekti. Çoluk çocuk, büyükler, komşular; herkes bir araya gelir, mis gibi taze ekmek kokusunu ve reçel kokusunu içine çekerdi. Şimdi çoğu evde bayram biraz sessiz. Çünkü insanlar aynı şehirde ama farklı ekranların içinde yaşıyor. Sosyal medya modern insanın balkonu oldu; herkes dışarı bakıyor ama kimse kapıyı açmıyor.

O eski bayram sofralarını hatırlayın. Babam kahvaltıyı hazırlarken bir yandan eski şarkıları açar, annem poğaçaları tezgâha dizerdi. Herkes birbirine bakar, gülümserdi. Şimdi bayram kahvaltıları çoğu zaman “Zoom kahvaltısı” olarak geçiyor: herkes ekrana bakıyor, gerçek bir etkileşim yok. Lokma ve tatlı hâlâ var ama sevgi ve gülümseme sanal.

Bir de şu var: bayramda eski oyunlar vardı. Çocuklar koşar, saklambaç oynar, topu kapıp mahallede dolanırdı. Şimdi çocuklar ekranın karşısında ellerinde telefonla oyun oynuyor. Küçük mutluluklar kayboldu, yerini dijital başarılar aldı: “En çok puanı kim topladı, kim kaç beğeni aldı?” Bir zamanlar bir kahkaha kazanırdı bayram, şimdi ekranın sağ alt köşesinde emoji kazanıyoruz.

Modern insanın büyük ironisi şudur: teknoloji bizi birbirimize bağladı ama kalplerimizi mesafelere bıraktı. Herkes bir şey paylaşıyor ama kimse gerçekten paylaşmıyor. Herkes mesaj yazıyor ama kalbini yazmıyor. Bayram, bize bunu fark ettiriyor: ekranın arkasındaki insanı görmek yetmez, gerçek yüzü görmek lazım.

Bayramın asıl özü hatırlamaktır. Bir büyüğü aramak, bir çocuğu sevindirmek, bir dostun kapısını çalmak… Bunlar bayramın gizli ruhudur. Takvimde yazan bir gün değil, kalbin hatırladığı bir duygudur. Eskiden kapının önüne konan lokumların, şekerlerin tadı başka olurdu. Şimdi lokumların tadını ekran veriyor: fotoğraf, emoji, GIF. Ama mutluluk paylaşınca çoğalır; ekran paylaşımı ise sadece dijital bir yankıdır.

Bayram, bize geçmişi hatırlatır. Dedelerimizin anlattığı hikâyeleri, annelerimizin yaptığı yemekleri, babaannelerimizin gizli tariflerini hatırlatır. Ve hatırlamak… aslında hayatın kendisidir. Biz ekranların içinde kaybolurken, geçmiş bize bir tokat gibi çarpar: “Hatırla, gülümse, dokun!”
Bazen düşünüyorum, modern bayramlar neden bu kadar sessiz? Çünkü insanlar koşmuyor, sokaklarda dolaşmıyor, kapı çalmıyor. Hâlbuki bayram bir ritüeldi: komşunun elini sıkmak, çocuklara şeker vermek, sofraya oturmak…

Bunlar sadece gelenek değil, kalbe yapılan bir yatırım.
Ben hâlâ hatırlıyorum; dedem kapıyı çaldığında yüzünde beliren o gülümsemeyi. Küçük bir tokat gibi çarpardı ruhuma: “Hayat, her zaman hızlı koşmakla bitmez, durup gülümsemekle de geçer.” Modern insan bunu unutuyor. Biz bayramda birbirimizi hatırlarken aslında hayatı hatırlıyoruz.

Bir de doğayı hatırlamak var. Çocuklar bahçede koşarken kuşlar şarkısını söyler, ağaçlar ışık saçar. Modern insan bunu unutuyor ama bayram, bizi sadece insan olarak değil, doğayla da hatırlatıyor. İnsan doğaya dokunur, toprağa basar, gökyüzüne bakar… işte bayramın asıl mucizesi bu.

Modern şehirlerde kaybolmuş olsak da bayram hâlâ içimizde yaşıyor. Küçük anılar, küçük mutluluklar, küçük el sıkışmalar… Bunlar bayramın kalbinde atıyor. Ekranlarda değil, gerçek kalplerimizde.

Bayram sadece bir gün değil, bir hatırlatma: durup nefes almak, birbirimizi hatırlamak ve gülümsemek. Ve belki de mesele şu: bayramlar eskisi gibi değil demek yerine… biz eskisi gibi olmayı yeniden hatırlasak yeter.

Bayramın özü, şekerden değil, hatırlamaktan gelir. Eski köşe kapılarından değil, yürek kapılarından geçer. Ve unutmayalım: bayram sadece takvimde yazan bir gün değil, kalbin hatırladığı bir mucizedir.