Bayramda bir dostum bana dedi ki: “Serdar abi, foklar bitiyormuş.”
Dedim ki: “Biz bitirmeden hiçbir şey bitmez zaten.”
Güldü… ama yarım güldü.
Çünkü ikimiz de biliyorduk,mesele şaka değil.
Denize gidiyoruz ya… Şöyle güzel bir koy bulunca ne diyoruz?
“Burası el değmemiş!”
Sonra ne yapıyoruz?
El değdiriyoruz.
Tekne yanaştırıyoruz.
Müzik açıyoruz.
Selfie çekiyoruz.
Ve sonra… Orası artık “el değmemiş” olmuyor.
Evde de aynıyız aslında.
Kimse yok… Ama ışık açık.
Televizyon açık… Kimse izlemiyor.
Telefon elimizde… Ama hayat başka yerde.
İnsan bazen kendi sesini bile duymuyor.
Doğayı da öyle duymuyor işte.
22 Mart’ta bir veri açıklandı.
Diyor ki: Türkiye kıyılarında 140’tan az Akdeniz keşiş foku kaldı.
140…
Bir apartman dolusu insan bile değil.
Ama bu sayı… Bir türün tamamı.
Akdeniz keşiş foku dediğin canlı… Yani Monachus monachus…
Bu denizlerin eski sakini.
Biz daha “Bodrum” demeyi öğrenmeden önce
o burada yaşıyordu.
Ama şimdi… Yaşamaya çalışıyor.
Biliyor musun en garip tarafını?
Denizde yaşıyor… Ama yaşamak için karaya muhtaç.
Bir mağara buluyor kendine.
Sessiz bir yer.
Orası onun evi.
Doğuruyor… Yavrusunu büyütüyor… Dinleniyor.
Yani biz nasıl evimize kapıyı kapatıp huzur istiyorsak… O da aynısını istiyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
“Bir bakalım içeride ne var?” diyoruz.
Geçen gün Antalya’da olmuş.
Fokların yaşadığı mağaralara dalış yaptırmışlar.
Şimdi bunu okuyunca insanın aklına tek soru geliyor: Sen kendi evinde otururken
kapıyı açıp içeri tanımadığın dalan biri gelse ne yaparsın?
Fok kaçıyor.
Ama giderken bazen yavrusunu bırakıyor.
Bak bu çok ağır bir cümle: Biz merak ediyoruz diye bir anne yavrusunu bırakabiliyor.
Yasak mı?
Evet, yasak.
Kanun var.
Madde var.
Ceza var.
Ama mesele yasa değil.
Mesele şu: İnsan… Kendine sınır koyabiliyor mu?
Biz doğayı seviyoruz aslında. Ama şöyle seviyoruz: Manzarası güzel olsun.Fotoğrafı iyi çıksın.İnternette like alsın.
Ama doğa dediğin şey… Fotoğraf değil.
Canlı.
Nefes alıyor.
Ve bazen… bizden korkuyor.
Foça’da var bu foklar.
Muğla’da var.
Antalya’da var.
Yani aslında biz onların içindeyiz.
Ama biz kendimizi merkeze koyduğumuz için
onları misafir sanıyoruz.
Oysa gerçek şu: Biz onların dünyasına geldik.
Bir gün denizde bir fok görsen…
Ne yaparsın?
Yaklaşır mısın?
Yapma.
Gerçekten yapma.
Sessiz ol.
Bak… ama rahatsız etme.
Çünkü o seni görmek istemiyor.
Senden kaçıyorsa… Bir sebebi var.
Turizm diyoruz ya…
Ekmek kapısı.
Doğru.
Ama şunu kimse söylemiyor: Doğa giderse…
turizm de gider.
Deniz biterse… hikâye biter.
Fok dediğin şey sadece bir hayvan değil.
Bir gösterge.
Bir alarm.
Deniz diyor ki: “Ben iyi değilim.”
140…
Bak tekrar söylüyorum.
Bir düğün kalabalığı bile değil.
Ama bu sayı…
bir yok oluşun başlangıcı.
Bugün 140.
Yarın 100.
Sonra…Hiç.
Şunu net söyleyeyim sana: Bu mesele fok meselesi değil. Bu mesele insan meselesi.
Biz ne kadar farkındayız?
Ne kadar duyarlıyız?
Ne kadar durmayı biliyoruz?
Yazının en net cümlesi şu: İnsan doğayı yok etmez… İnsan doğayı rahatsız ederek uzaklaştırır.
Ne yapacağız?
Büyük şeyler değil.
Küçük şeyler:
Mağaraya girmeyeceksin.
Görürsen yaklaşmayacaksın.
Birine anlatacaksın.
Ve en önemlisi…
“Benden ne olur ki?” demeyeceksin.
Çünkü herkes öyle dediği için
140’a düştük.
Belki dünyayı kurtaramayacağız.
Ama en azından… Bir mağaranın kapısını çalmadangeri dönebiliriz.
Dünya bazen büyük felaketlerle değil
küçük umursamazlıklarla kaybolur.
Belki de çözüm… Bir adım geri durmaktır.


